Sokağımızın köşesinde bir büfe var. Bazen sabahları oraya gidiyorum, Rana’nın gazetesini ve benim için bir paket sigara alıyorum. O büfenin sahibi yaşlı ve zayıf bir adam — yeşil gözlerinin ışığı çok parlıyor karşılaştığımız zaman — çok dostça davranıyor. Çoğunlukla biraz sohbet ediyoruz: Ne var, ne yok?
falan filan.
Bu sabah, haftanın ilk günü büfeye gidiyorum. O sırada büfenin vitrinine bakıyorum, amca sandalyenin üstünden kalkiyor. Ben sadece onun bacaklarını görüyorum. Belki büfenin malzemelerini kontrol edıyor veya sayıyor. Zaten o beni görmüyor.
O zaman bekliyorum.
Bir dakikadan sonra, o bacaklarını döndürüyor ve Merhaba!
duyuyorum.
Merhaba! İyi misin?
cevap veriyorum.
Yavaş yavaş sandalyesinden iniyor. Önce bir ayağını yere koyuyor ve bir, iki, üç dakikadan sonra, diğer ayağını yere atıyor. Kısa bir arada sonra bana Biraz spor yapıyorum
diye açıklıyor ve gülüyoruz. Elini ağzına koyuyor ve öksürüyor: Afedersiniz — yolun tozu!
kurbağa gibi bağırıyor.
Hava çok kirli
üzülüyorum. Bir paket
diye soruyorum.
Winston
alabilir miyim?
Buyrun,
o benim sigaramı veriyor ama, ilk defa sanki beni görüyor, bana gözlüğünün üstünden bakiyor: Üşümüyor musun?
diye soruyor.
Kendime bakıyorum — t–şörtüm, şortum ve sandaletlerim — Bu Ekim ayı olduğu halde ama hava çok ılık ve büfe evimizden uzak değil. Ona Spor yapıyorum
diyorum ve sigarami alıyorum.
Çok sportif bir hayat
diyor, Allaismalardık!
Görüşmek üzere!